|
HÜRRİYET GAZETESİ YAZARI SAYGI ÖZTÜRK; MEDYA KARPUZ GİBİ İKİYE BÖLÜNMÜŞ, BU GÜNKÜ SORUN HÜKÜMETİN BÜTÜN GAZETELERİ KENDİSİNE YANDAŞ OLARAK GÖRME CABASINDAN KAYNAKLANIYOR YAZAR’IMIZ MİNE DİNÇER SORDU SAYGI ÖZTÜRK CEVAPLADI, Mine Dinçer /ANKARA  Hürriyet Gazetesi yazarı Gazeteci Saygı Öztürk, Haber Koordinatörümüz Mine Dinçer’e medyanın karpuz gibi ikiye bölündüğünü anlattı. Öztürk bugünkü sorun hükümetin bütün gazeteleri kendisine yandaş olarak görme çabasından kaynaklanıyor dedi. Saygı Öztürk kendi kitabının önsözünü Gazeteci Yazar Emin Çölaşan’a neden yazdırıyor, kitaplarının isim babaları kimler, belgelerini niçin kimseyle paylaşmak istemiyor, bilinmeyen yönleriyle Öztürk her şeyi açıklıyor. ‘’ Bazı gazeteciler vardır ve onlar çok az sayıdadır. En başta gelenlerinden biri Saygı Öztürk’tür. Araştırır, hiç kimsenin ulaşamadığı belgeleri ve bilgileri toplar, ortaya inanılmaz kitaplar çıkarır. Her kitabı aylar boyunca en çok satan kitaplar listesinin ilk sırasında yer aldı. Herkes o kitaplardan çok şey öğrendi. Onun araştırmacılığı ve kalemi sayesinde hiç bilmediğimiz dünyalar önümüze açıldı. Ülkemizde Araştırmacı gazeteciliğin günümüzdeki önderlerinden olan Saygı Öztürk gibi ; araştırmacı, belgeci gazeteci yazarların sayısı biraz daha fazla olsaydı, Türkiye bugün yaşadığı sıkıntıların pek çoğunu yaşamazdı .’’
 Saygı Öztürk kimdir? Yozgat’ın Sarıkaya İlçesi’nin yoksul bir köyü olan Akbucak köyünde doğdum.13 kardeşin 12.si olarak dünyaya geldim. Öğretmen kökenliyim. Gazeteciliğe lise yıllarında başladım. Yozgat’ın Yerköy İlçesinde mahalli gazetelerin yanı sıra Hürriyet Gazetesinde muhabirlik yapmaya başladım. Aynı süreçte kendimi o kadar kaptırmışım ki dönemin etkili gazeteleri olan Tercüman ve Akşam Gazetelerinde de muhabirlik yapıyor ve aynı zamanda mahalli gazetelerde yazılar yazıyordum. Çok severek yaptığım bir işti. Gazeteciliğe 1978 yılında profosyonel olarak Hürriyet Gazetesinin Ankara bürosunda başladım. Gördüğünüz gibi halâ da Hürriyet’teyim. Arada on yıllık bir ayrılık oldu. Gerek Sabah Gazetesi gerekse Star Gazetesinde çalıştığım bir dönem içerisinde. O zamandan beri de hep Hürriyetteyim. Tabi Hürriyette bu kadar zaman kalmakta çalışmakta kolay değil, onu da belirteyim. Gazetecilikte ne kadar önemli ödül varsa hepsini aldım.12 kitap yazdım. Uzun süredir Televizyon ve radyo programları yapıyorum. Bir çok televizyonun ve radyonun daimi yorumcuları arasında yer alıyorum. Avrasya Televizyonunda her cumartesi saat 20.00 de programım oluyor. Radyo Time Ankara da her sabah saat 09.20 de programım oluyor. Gene Kanal B de her pazartesi sabah 08.20 de yorumlarım oluyor. Sürekli yorumcular arasında yer alıyorum. Yani sadece işimizin parçası olacak çalışmaları yürütüyorum. Siyasi olaylardan uzak kalmaya çalışıyorum. Hiçbir siyasi partiyle organik bir bağım yok. Gazetecilik neyi gerektiriyorsa, kimi eleştirmemiz gerekiyorsa ben rahatlıkla, özgürce eleştirimi yapıyorum. Hiçbirisinden siyasi beklentimiz olmadığı için de rahat bir biçimde bunları yapıyoruz. Şunu da eklemek gerekir gazeteci olarak doğdum, gazeteci olarak hayatımı sürdürmeye çalışıyorum. Yazdığınız kitapların ciddi bir okuyucu kitlesi var. Bunu neye bağlıyorsunuz? Kitaplarımın hepsi her şeyden önce, yılların emeğine dayanıyor. Öyle buldum yazdım yok. Kitabımla ilgili yıllar süren çalışmalarım var. Ben kitapları çok kolay yazıyorum. Belki yazmaya başladığım zaman bir hafta falan sürer. Bir hafta- on gün içinde ben kitabı yazıyorum ama O bir hafta- on günün arkasında otuz yıllık bir deneyim var. Gazetecilikte ben sıcak olayların içindeyim. Her önemli olayı gazeteci olarak yaşadım.Mesela Çorum olaylarını Türkiye’de yaşayan tek gazeteci benim. Güneydoğudaki katliamlara gelince; katliam olan hemen hemen her yeri tek tek dolaştım. Gündemde ne var; işçi yürüyüşümü ben ordayım. Grizü patladı, onlarca işçi göçük altında mı kaldı ordayım. Özellikle 12 Eylül döneminde herhangi bir ilde olaylar mı yaşandı ordayım. Her yere gidip geliyorum. 33 askerimizin şehit edildiği olay yerine hemen giderim. Yani yerinde duran değil hemen olay yerine giden gazetecilerden birisiyim. Her sıcak olayı takip ettiğim için gerek olayın meydana geldiği zaman bazı bilgilere sahibim gerekse daha sonra bulduğum belgelerle veya o dönemim yaşayan yetkililerin anlatımıyla ya da ortaya çıkmamış ancak yeni ortaya çıkan belgelere ulaşıyorum. Ulaşınca da ortaya güzel çalışmalar çıkıyor. Bir de haber kaynakları bana çok güveniyor. Güvenilir gazetecilik sıfatım var. O yüzden insanlar bana daha rahat konuşabiliyorlar.Türk basınında Korkut Eken ilk kez bana konuştu.Bu son derece önemli çünkü Türk basınının peşinde koştuğu bir isim. Aradan yıllar geçmesine rağmen bakın ikinci bir kişiye konuşmadı. Bu da benim ne kadar güvenilir olduğumu ortaya koyar. Bir de kişilerle ilgili herhangi bir şey yazacağım zaman; insanların o röportaj sırasında belki istemeden ağzından çıkan bir şeyler olur veya sonradan pişman olabileceği açıklamaları olabilir. Daha sonra kendilerini mutlaka ararım. Siz burada böyle dediniz ama sizi rahatsız eden herhangi bir şey varsa ya da düzeltilmesi gereken bir şey varsa onu kitap yayınlanmadan önce tekrar düzelteyim.Hatta bazılarına yayından önce özellikle kendileri için kritik olabilecek konularla ilgili bir daha soruyorum.Bakın siz böyle dediniz ben de böyle yazdım.Herhangi itiraz ettiğiniz bir nokta var mı gibi sorularımda insanların bana daha çok güven duymalarını sağlıyor.Böylece daha rahat çalışıyorum.Belgeleri benimle daha rahat paylaşıyorlar.Mesela ‘’Taşeron Mesih’’ kitabım da M. Ali Ağca’ya pasaport sağlayan kişi olan Abdullah Çatlı’nın kardeşi aradan otuz yıl geçmesine rağmen hiç duyulmamış belgeleri benimle paylaştı.Niçin? Güvendiği için…Verdiği bilgileri veya anlattığı olayları çarpıtmayacağımı bildiği için paylaştı.Bunlar önemli.Tabi her yazdığım olaya her yazdığım kitaba üç beş satır sonra o olayın belgesini de koyuyorum.Belgesini koyduğum zamanda insanlara daha inandırıcı geliyor.İşin palavra tarafı olmadığı anlaşılıyor.O yüzden de kitaplarım ilgi görüyor.Bir de şu var: Saygı Öztürk yazdıysa doğrudur, imajı yerleşmiş. Bu da gazeteci olarak beni son derece mutlu eder. Bir kitabı beş gün içerisinde yazdığınız söyleniyor bu doğru mu? Az önce şunu söyledim. Bir kitabı bir hafta- on günde yazıyorum ama bunun arkasında 30 yıllık bir birikimin olduğunu da söylüyorum. Evet her türlü belgem bilgim hazır olur. Önceden onların bilgisayara aktarılması gerekenler aktarılmış olur. Tamam artık şu kitaba başlayayım dediğim an bir kitabı en geç on gün içinde tamamlarım. Eğer bu sürede yazamazsam bir daha yazamam çünkü. Sıcağı sıcağına kendimi kaptırıyorum.Yazdım yazdım yoksa bir daha yazamıyorum.Mesela bir kitabım vardı.Gerçekten çok güzel olacaktı.Baktım on gün geçti aradan, onbeş gün geçti iyice soğudum.Şimdi inanın nereden başlamıştım, nerede kalmıştım. Şu anda yazar mısın o kitabı artık yazamam, soğudum. Benim sıcağı sıcağına yazmam lazım. Yazabilseydiniz o kitabın konusu ve adı ne olacaktı?Kitaplarınıza nasıl isim buluyorsunuz? Aslında Malki cinayetini yazıyordum. Olayın içinde yer altı dünyası ve zengin, ünlü kamuoyunun çok yakından tanıdığı isimler vardı. Yazılsaydı dört dörtlük bir kitap olurdu. Bana en zor gelen ise kitabın adını koymak.Yani kitabı yazarım ve bu kitabın adı ne olacak diye kara kara düşünürüm.Çoğu zamanda kitabın adını ben bulamam onu da söyleyeyim. Hürriyet Gazetesi Genel yayın Yönetmeni Enis Berberoğlu ‘’Madalyalı Mahkûm’’ kitabımın isim babasıdır.’’Sınır Ötesi Harekâtın Kurmay Günlüğü’’nün isim babası gene Enis Berberoğlu’dur. ’’33 Kurşun’’ kitabımı yazarken hani bilgisayarda dosya açarsınız ya, kolay akılda kalsın diye O dosyanın adını 33 kurşun koydum. O kitabın ismi de öyle çıktı.’’Devletin Derinlikleri’’ adlı kitabımın adını da bir türlü koyamadım. Onu da yayınevi koymuştu.’’5-6-2 Tamam Reis’’ Bahçelievler katliamını anlatan kitabımı yazarken herhalde rakamlar kolay oluyor diye dosya adı olarak koymuştum. O da kitabımın ismi olarak kaldı. Bu tip isimler çok ilgi de çekiyor. Kısa süre önce çıkan ‘’Taşeron Mesih’’ isimli kitabımın ismini de koyamamıştım. Yayınevine isimsiz bir şekilde mail atmak üzereyken, Hürriyet Ankara Temsilcisi Yardımcısı Barbaros Muratoğlu kitabı sordu. Şu an gönderiyorum dedim. Adını ne koydun dedi. Adı yok dedim. Abi Taşeron Mesih iyi olmaz mı? Dedi. Çünkü bazıları benim adıma kitabın adının ne olması gerektiği konusunda düşünürler. Bu konuda benim kitabı hemen yazacağımı ama ismini hemen koyamayacağımı bilirler. İsim arayarak bana da böyle kolaylıklar sağlarlar. Sağolsun ‘’Taşeron Mesih’’ adlı kitabımın isim babası da böylece Barbaros Muratoğlu oldu. Bende kitabıma kim isim koyduysa kitabımı imzalayarak ona verirken kitabımın isim babası diye konuşmaya başlarım. Kitaplarınızı yazarken kullandığınız belge ve bilgileri toplamanız ne kadar zamanınızı alıyor? Bu kadar belge ve bilgi nereden geliyor? Benim kitap yazmadan önce o konu ile ilgili daha önceden yaptığım araştırmalarım vardır. Çünkü biz gazeteci olduğumuz için her olayı sıcağı sıcağına araştırırız ve onunla ilgili belgeler toplarız. Bu belgelerin bilgilerin bir bölümünü de bir kenara atarız beklesin diye. Onlar bazen birikir ve şu konuyu kitap yapayım demek gelir içinizden. Aklınızda onu kitap haline getirirsiniz. Hatırlıyorum mesela 33 askerimiz 1993 yılında şehit edildiği zaman o olayla ilgili bilgileri ve belgeleri bir kenara koymuştum. Yine baktığınız zaman ‘’Sınır Ötesi Savaş’’ ile ilgili çok önemli bilgilere ulaşmıştım ve koymuştum bir kenara. Hele dursun zamanı gelince bir şeyler yazarım diye. Bazen oluyor artık bunu yazmak lazım zamanı geldi diyorsunuz. Veya şunu keşke birisi yazsa diyorsunuz, ama hiç kimse yazmıyor. Benim elimde de o kadar güzel belge ve bilgiler birikmiş oluyor ki insan bunları atmaya da kıyamıyor. Ben belgeleri bir başkasıyla paylaşmayı da istemem. Kendi bulduğum belgeleri hep kendim değerlendirmek isterim. Başkasının eline geçmesini de istemem. Niçin istemem, aldığım insana saygısızlık olarak görürüm hem de ben zahmet çekmişim, dil dökmüşüm o belgeye ulaşmak için kim bilir ne taklalar atmışım. O taklalardan sonra zor bela ulaştığımız o belgeleri al yazamıyorum sen yaz diye vermeyi de doğrusu gazetecilik açısından içim el vermiyor.O yüzden bu belgeler birikiyor.Biriken belgelere baktığımız zaman ben kitapları çok kısa sürede yazıyorum.Bir hafta on gün gibi bir sürede.Bir hafta derken arkasında 30 yıllık bir deneyim bir birikim var.Birçok olayın gazeteci olarak içinde yaşıyoruz.Birçok olayın bizzat içine girmişimdir.O olayları onlarla birlikte yaşamışım.Gözünüzün önüne yaşanan olay geliyor. Güneydoğudaki olaylara baktığınız zaman bir köy katliamı mesela. Ben defalarca köy katliamının olduğu yerlere gitmişim. Defalarca o insanların ne düşündüklerini, acılarını, feryatlarını her şeyi görmüşüm, duymuşum. Olanları gözümün önüne getirebiliyorum. Veya bir işçi olayı var. mesela Zonguldak’taki yürüyüşünü başından beri görmüşüm.Zonguldak’tan Mengen’e kadar onlarla yürümüşüm.Bakıyorsunuz Ankara’da Tekel işçilerinin eylemi var.Ben tekel işçilerinin bulunduğu yere sıkça gidiyorum. İlerde onlarla ilgili veya işçi hareketiyle ilgili bir şey yazsam; oradaki çadırlar, oradaki insanların kendi aralarındaki konuşmaları, onların diyoloğu, çatışması veya onların üzerinden çıkar sağlamaya çalışan kişilerin neler yaptığını görüyorsunuz. Bunları hatırlıyorsunuz ve bir kitap yazmaya başlayınca birikimli olarak başlıyorsunuz. Belgeli, bilgili, birikimli hareket ediyorsunuz. Böylece kitap yazarken kullandığımız belge ve bilgileri bir günde değil, uzun zamana yayarak topladığımız ortaya çıkmış oluyor. Bu kadar belge ve bilgi nereden geliyor? Kuşkusuz gazeteci olduğunuz için her şeye ulaşmaya çalışıyorsunuz. Ne var gündemde hangi konu.O konularla ilgili belgeye bilgiye ulaşmaya çalışıyorsunuz.Birde daha çok olayların sıcaklığı içerisinde bazı belgelere ulaşmamız mümkün olmuyor.Bunlara ne zaman ulaşıyoruz.Olayların üzerinden zaman geçiyor, kişilerin bir kısmının görev yeri değişiyor.Aradan yıllar geçtikten sonra dosyalar kapanıyor.Dosyalar kapandıktan sonra olayın bir numaralı tanıkları daha rahat konuşuyor, daha rahat açıklamalarda bulunuyor.Belgelerin bir kısmı mahkemelere ulaşıyor.Bu belgeleri avukatlar aracılığıyla almamızda işimizi ciddi bir biçimde rahatlatıyor. Size derin gazeteci diyorlar sebebini açıklar mısınız? Derin gazeteci demeyelim de, ben devletin derinliklerinde olup bitenlerin perde arkasını yazmaya çalışıyorum. Kitabımın birinin adı da zaten ‘’Devletin Derinliklerinde’’. Ne olmuş ne bitmiş bunların perde arkasında o olayları yaşayan insanlarla konuşarak yazmaya çalışıyorum.’’Devletin Derinliklerinde’’kitabımda örneğin hiç konuşmamış insanlar burada konuşuyor. Hiç yayınlanmamış belgelere ulaşıp onları yayınlıyorum. Ama o belgeler dediğimiz her belgenin de az öncede anlattığım gibi mahkemelerde bulunduğunu eklemiş olayım. Olayların perde arkasını yazmak birileri tarafından derin anlamında yorumlanıyorsa onu bilmem. Ama devletin derinliklerinde olup bitenleri gazeteci olarak yazmaya, irdelemeye uzun süredir devam ediyoruz. Çünkü işimizin görevimizin ve çalışmamızın bir parçası olduğunu düşünüyorum. O yüzden de bunu ne anlamda kullandıklarını bilemem ama, ben sadece gazeteciyim. Gazeteciliğimin dışında başka bir kimliğim olmadığı için bu konu da çekindiğim yada yazmaktan çekindiğim hiçbir olayın olmadığını görüyorum. Bir insanın gocunacak açıkları olsa, gizli saklı olayları, birilerini rahatsız edecek olayları yazmanız zaten mümkün olmaz. Ben her şeyin gerçeğini her şeyin doğrusunu belgelere dayanarak yazmaya devam ediyorum ve edeceğim de… Kitaplarınızda kullandığınız belgelerin bir takım çevreleri rahatsız etmesi sizi korkutmuyor mu? Hayır, Gazetecilik korkulacak bir meslek değildir. Bir gazeteci gazeteci gibi davranacak, dik olacak, kendi açığı olmayacak ve cesaretli olacak. Çünkü cesaretiniz sizin dürüstlüğünüzden kaynaklanır. Yoksa açığı olan, bir takım katakülli işlerin içerisinde bulunan birisi olsanız zaten bunları yazmanız mümkün değil. Yarın birilerinin yolsuzluğunu yazacağınız zaman veya birilerinin usulsüzlüğünü ortaya koyacağınız zaman ertesi gün birileri çıkar ‘’ne yazıyorsun sen kendine bak ahlaksız adam sen şunları yapmadın mı?’’ diye konuştuğu zaman onların altından kalkamazsınız. Zaten sizinde hiçbir zaman okuyucu nezdinde güvenilirliğiniz olmaz. O yüzden bu tür çalışmaları yaparken birtakım çevreleri rahatsız ederim diye düşünmem. Ancak şunu yaparım: Sizinle ilgili bir haber yapıyorsam, sizinle ilgili bir konu varsa mutlaka ama mutlaka arayıp size de sorarım. Hem ne kadar zorluklarla karşılaşsam bile o engelleri aşmaya çalışırım. Bazı olaylar var örneğin’’ 5-6-2 Tamam Reis’’ kitabımı yazarken Haluk Kırcıy’la mutlaka konuşmam gerekiyor. Adalet Bakanlığına dilekçe veriyorsunuz ama izin vermiyorlar. Ama mutlaka da konuşmanız gerekiyor. Ben diyorum ya Gazetecilikte kural tanımam diye, hakikaten kural tanımıyorum, görüşmek istiyorsam görüşeceğim. Nasıl görüşürsem görüşeyim önemli olan benim orda Haluk Kırcı ile o konuyu konuşabilmem. Önemli olan yasa dışına çıkmadan bunun yolu ve yöntemini kendi çapımda uygulamam. Şimdi ben o zaman Adalet Bakanlığı izin vermedi diye Haluk Kırcı ile görüşmedim mi hayır görüştüm. Ama hiçbir zaman hiç kimseye ben şöyle görüştüm, görüşmek için şu yol ve yöntemleri uyguladım diye de açıklama yapmadım. Çünkü bu konu hiç kimseyi ilgilendirmez. Dolayısıyla yaptığım çalışmalar insanları rahatsız edecekmiş etmeyecekmiş onu bilemem ama şunu yaparım kiminle ilgili bir haber bir iddia varsa o iddiayı varsa suçlanan kişiye de sorarım. İlgili kişiye sormanızla da zaten o kişinin kızgınlığını öfkesini almış oluyorsunuz. Zaten insanlarında en çok kızdığı o. Benimle ilgili bir şey yazıyorsunuz neden sormuyorsunuz gibi. Bizde size sorduk sizde böyle demiştiniz diyebiliyoruz. Bir de benim yaklaşımım şu oluyor. Birilerine bir şey soracağım zaman hep şunu söylerim. Bunu ben gazeteci olarak duydum, ben yazacağım ama başkaları da bunu duymuş olabilir. O yüzden ben yazmasam başkası yazacak, benim farkım şu olabilir. Ben sizinde görüşünüzü burada yazarım diyorum. Hakikaten sizin amacınızın o insanları gagalamak olmadığı, sadece gerçekleri yani gazetecilik mesleğinizin gerektirdiklerini yerine getirmek olduğu anlaşılıyor ve bu biçimde kabul görüyor. Bunlarda bizi mutlu ediyor. Yazdığınız kitaplar yüzünden hiç tehdit aldığınız oldu mu? Ben bunları tehdit olarak almıyorum. Zaman zaman insanların hoşuna gitmeyen şeyler oluyor. Telefon açıp küfürlerde edebilirler, eser gürlerler ama ben hiçbir zaman tehdit edildim, tehdit ediliyorum, hemen polise başvurayım, koruma isteyeyim diye düşünmedim. Böyle şeyler bugüne kadar hiç olmadı. Ben insanların doğal tepkilerde bulunabileceğini, insanların rahatsız olduğu veya sevdikleri insanın aleyhine bir yazı gördüğü zaman tepki de gösterebileceğini her zaman kabul ederim. Gayette makul karşılarım bunları. O yüzden tehdit olarak algılamam. Bunları şöyle önemsiyorum, insanlar bağırır çağırır, küfreder, asacağım keseceğim der, ama yapacak da bir şeyiniz yok. Yani ne yapabilirim, yapmaya niyeti varsa yapabilirde yani bunun önünü almanız mümkün değil. Yanınızda koruma olması sizi o olaydan kurtarmaz. Her şeyden önce insanlar bunu göze aldıysa, yapacaksa yapar. Ama ister istemez gazetecilerde bir refleks vardır. Kendini koruma kendine göre önlem alma vardır. Mutlaka bende diğer meslektaşlarım kadar kendime göre birtakım önlemler alıyorum. Ve her şeyden önce kendimizi Allaha emanet ediyoruz. Bunun dışında çok özel tedbirlerimiz yok. Kitaplarınızın önsözünü sürekli Emin Çölaşan yazıyor. Sizin için bunun önemi nedir? Kitaplarımın önsözünü sürekli Emin Ağabey yazar. Gerçekten Emin Ağabey kitabımın önsözünde de yazdığı gibi ben Saygı’nın kadrolu önsöz yazarıyım der. Ben ilk kitabımı yazdığım zaman Emin Çölaşan’la farklı gazetelerde çalışıyorduk. Ondan rica ettim kırmayıp ilk kitabımın önsözünü yazdı. Çok da uğur getirdi. İlk ayda yedi baskıya ulaştı.Çok mutlu olmuştum tabii.Daha sonraki kitaplarım dada hep Emin Ağabeyden rica ettim.Dolayısıyla benim kitaplarımı ilk okuyan her zaman Emin Çölaşan Ağabeyim oldu.Her kitabımı okuduktan sonra önsözünü yazar ben de onun yazdığı önsözlerden son derece memnun olurum. Benim için son derece önemli bir isimdir hem gazeteci hem de insan olarak. Kendisine her zaman teşekkür borçluyum. Bu yönüyle de sağolsun. Ben kitap yazdıkça Allah da ona sağlık verdikçe sanırım kitaplarıma önsöz yazmaya devam edecektir. Çünkü kendisi kadrolu önsöz yazarım olduğuna göre artık bu görevinden kurtuluşu yok diyorum. Şu ana kadar on iki kitabınız yayınlandı. İlk kitabınızı yazmaya nasıl karar verdiniz? Sizi en çok duygulandıran kitabınız hangisidir? Benim önceden kitap yazacağım diye bir düşüncem ve hazırlığım yoktu. Özellikle iki binli yıllardan sonra bazı belge ve bilgileri biriktirmeye başladım. Bunların içinde elime geçen bazı belgelere bakan meslektaşlarım bunlardan ne güzel kitap olur diyorlar. Bunun üzerine ben kitap yazsam mı diyorum. Böylece benden istenen belgeleri başkalarına vermemeye başladım. Hatta beni kitap yazmaya çok teşvik edenlerde oldu. Örneğin bir yayınevinde çalışan bir arkadaşımız vardı. O kitapevine, yeni çıkan kitaplara bakmak için gittiğim zaman hep şöyle bir soruyla karşılaşırdım. Yazıklar olsun sana, bir kitap yazmıyorsun derdi. Bak falanca kitap yazdı, filancanın kitabı çıktı ve satıyor. Senin bildiklerinin dörtte birini bile bilmeyenler, sendeki belgelere sahip olmayanlar kitap yazıyor, sen yazmıyorsun derdi. Hatta öyle hale geldim ki o kitapevine gittiğim zaman görünmemek için rafların arasına saklanırdım. Yine Yavuz Onursal ağabeyimiz vardır, Sabah Gazetesindeki eski yöneticilerden, onun çok etkisi oldu. Yaz yaz yaz, oğlum şu bildiklerinin birazını yaz derken biz büyük bir cesaret bulduk kendimizde ve ilk kitabım ‘’Devletin Derinliklerinde’’ çıktı 2002 de.Bide hayal kırıklığına da uğramadım. Kitabım satılmazsa, ilk baskıyı bile bitiremezsem, adam otuz yıl sonrada kitap yazdı da daha bir baskıyı bile bitiremedi diye de böyle bir endişem vardı. İlk kitabım hakikaten büyük ilgi görünce kitap yazmak bu muymuş diye bu kez kitap yazmaya devam ettim. O gün bu gündür yazıyorum. Çok istesem her ay bir kitap yazacak bilgi ve belgeye de sahibim ama çok sıkta kitap yazan biri olmak istemiyorum. Yeri ve zamanı gelince yazıyorum. Zamanlamaya da dikkat ediyorum. Mehmet Ali Ağca ile ilgili belgelerin birçoğuna ben 2000 yılında sahiptim. Türkiye’ye geldiği dönemde bununla ilgili araştırma yapmış, belgelere ulaşmıştım. Onu o anda kitap yapmak çok ilgi çekmezdi. Mehmet Ali Ağca hapishaneden çıkmadan önce kitabını (Taşeron Mesih isimli kitabı) piyasaya çıkartmak daha anlamlı daha kalıcı oldu diye düşünüyorum. O yüzden de kitapların zamanlaması benim için çok önemli. Bugüne kadar 12 kitap oldu inşallah bu sene belki yeni bir kitapla onu 13 yapabiliriz diye düşünüyorum. Yazdığım kitaplar içinde beni en çok duygulandıran kitabım, Bahçelievler katliamını anlatan 5-6-2 Tamam Reis isimli kitabım oldu. Çünkü olay yerini ve yaşananları gördüm. İki gazeteci arkadaş olay yerine gidip içeri girmiştik ve kurumuş kanları ölenlerin işaretli yerlerini görmüştük. Ayrıca Kırcı ile konuşmam esnasında olayın gerçekleşme aşamalarını da dinlemiştim. Olayı yaşamış gibi gözümde canlandıra biliyordum. Kitabı yazarken çoğu yerde gözyaşlarımı tutamayıp ağladığım olmuştur. Buda beni en çok etkileyen kitabım olmasına neden olmuştur.  Pişman olup hiç bu haberi yazmasaydım dediğiniz oldu mu? Gazetecilikte pişman olduğumuz olaylar, keşke yazmasaydım dediğiniz konular oluyor mu tabi ki oluyor. Bunları zaman zaman yaşıyorsunuz. İşimizin bir parçası bunlar. Ama şu haberi yazmasaydım olmaz mıydı tabi ki olabilirdi. Veya olayı öyle değil de şöyle bu yönüyle yazsam dediğiniz olay olur mu tabi ki olur. Ben açıkça söyleyeyim öyle çok üzüldüğüm pişman olduğum haber olmamıştır. Sadece bir öğrencinin Gazi Mahallesinde Üniversiteli bir genç bunalıma girmiş eşyaları camdan dışarı atıyor. Benim de gazeteciliğimin ilk yılları. Bu haber gazetede geniş bir haber olmuştu. Fotoğrafları da çekmiştim. Sonradan üzüldüm insanların ruh hali eşyaları kırıp dökmesi ki yaşanabilecek bir olay, o zaman keşke deşifre etmeseydim, en azından ismini yazmasaydım iyi olurdu. Tek bu haber dolayısıyla içimde acı duyar üzülürüm. Gazetecilikte kimseyi de memnun edemezsiniz. Bir haber yazdığınızda birileri size olayla ilgili kızacak birileri de helal olsun adam ne haber yapmış diye övecektir. Biz bu ikisini de her zaman tüm sıcaklığıyla yaşayan insanlarız. Gazetecilerin kaderi budur. İnsanları her yazdığımız haberle memnun etmek zaten mümkün değildir. Korkut Eken’i kahraman olarak görüyorsunuz neden? Benim gazeteci ve kitap yazarı olarak hayatımdaki önemli haberlerimden, yazılarımdan, konularımdan birini de Korkut Eken oluşturdu. Gerek ‘’Devletin Derinliklerinde’’ kitabımda gerekse ‘‘Madalyalı Mahkum’’ kitabımda Korkut Eken önemli yer tutuyor. Kendisi son derece saydığım sevdiğim birisi. Kendisini daha önce ismen bilirdim ama tanışma fırsatımız olmamıştı. Cezaevine girmeden kısa süre önce tanıştık. İlk röportajı da Star Gazetesinde çalıştığım dönemde kendisiyle yaptım. Hakikaten çok büyük yankı uyandırdı. Ben zaten birazda o olayın arkasından kitap yazmaya niyetlendim. İlk kitabımızda Korkut Eken’in bugüne kadar kimseyle paylaşmadığı bilgileri ‘‘Devletin Derinlikleri’’ isimli kitabımda yazdım. Yine cezaevi günlerinde ki zaman zaman ziyaretine giderdim ve oradaki sohbetlerimizle de ‘’Madalyalı Mahkum ‘’ kitabım ortaya çıktı. Tabi Korkut Eken kendisini anlatan birisi değil. Onu çevresinden dinlemek gerekir. Onunla beraber askerlik yapmış olanlardan dinleyeceksiniz, karşınıza tam anlamıyla bir kahraman çıkıyor. İnsanlarımızda böyle kahramanların otaya çıkmasını veya gizli kahramanların kamuoyu tarafından bilinmesi ortaya konması çok önemli oluyor. Bunu ben Korkut Eken olayında çok yaşadım. Korkut Ekeni ben bu yönleriyle dile getirdim. Tabi ki bu yönleriyle dile getirirken Susurluktaki olayını da asla görmemezlik etmedim. Oradaki bölümlerde kitabımda var. Kitabımda Korkut Ekeni anlatırken aleyhine olabilecek bilgilerde yer alıyor ama her şeyden önce karşımıza bir kahraman çıktığını da rahatlıkla söyleyebiliriz. Medya bölünmüş durumda, yandaş medya ve diğerleri… Siz şu anki medyayı nasıl görüyorsunuz? Doğrudur, medya derler ya karpuz gibi ikiye bölünmüş durumda. Özellikle hükümetin bazı gazeteleri devlet eliyle ve imkânlarını kullanarak almaları da hükümet yanlısı basını önemli ölçüde güçlendirdi. Bugün basına baktığımız zaman hangi konu olursa olsun gazetelerin yarısı ak diyor diğer yarısı kara diyor. İşte böyle bir dönemdeyiz. Hükümetin basına dönük ciddi tehditlerinin de yer aldığını biliyoruz. Bu kapsamda o tehditler içerisinde, baskılar arasında özellikle de müfettişlerin çok etkili bir biçimde kullanıldığını görüyoruz. Bu baskılar altında gazetelerin sahipleri olsun yöneticileri olsun ciddi sıkıntılarla karşı karşıya gelebiliyor. Tabi hükümet yanlısı gazeteler, hükümet karşıtı gazeteler olabilir ama önemli olan, olayları net bir biçimde gerçekleriyle ortaya koymaktır. Günümüzde, Türkiye de bir olayı net bir biçimde ortaya koyduğunuz zaman ertesi gün hurra bir grup aleyhinizde başlıyor kampanyaya.Veya gerçekleri ortaya koyan tarafsız ve bağımsız basın gerçekleri ortaya koyduğu zaman bile yine bazı hücumlara uğruyor, baskılarla karşılaşıyor.Böyle dönemleri Türkiye geçmişte de yaşadı bugünde yaşıyor ama bunlarda bir gün aşılacaktır diye bakıyoruz biz. Önemli olan gazetecilik ahlakı ve namusunun dışına çıkılmamasıdır. Ben çıkmamaya özen gösterenlerden birisiyim. Sizce medyayı iktidar partisi mi yönetiyor? Ben öyle diyemem Kuşkusuz hükümetin basın üzerindeki baskısı özellikle müfettişler aracılığıyla yaptığı baskı yoğundur. Biz bunu doğrudan yaşamayız. Açıkçası gazete çalışanları fazla bilmeyiz. Bunu gazetenin patron katı, gazetenin yönetiminde olan insanlar doğrudan karşılaşır. Bunları muhabir kadrosuna yansıtmamaya özen gösterirler. Mutlaka gazeteler belli bir çizgide gider ama her gazete hükümetin yandaşı olacak diye bir şey yok. Bugünkü sorun hükümetin bütün gazeteleri kendisine yandaş olarak görme çabasından kaynaklanıyor. Gazetelerde birçok gazete sahibi de hayır ben yandaş değilim, ben sadece gazetecilik yapmak istiyorum dediği zamanda tepesine müfettişler gönderiliyor ve bir çoğu büyük baskı altında. Ama bu böyle yapılacak bir şey de yok. Gazetecilik zordur, meşakkatlidir, sorumluluğu ağırdır.Baskılarla her zaman karşılaşırsınız.Şu an herhalde en çok baskıyla karşılaşıldığı bir dönem diye düşünüyorum. Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye Getirilişinin 11. Yılında doğudaki çocuklarla ilgili neler söyleyebilirsiniz. Abdullah Öcalan’ın İtalya’da yakalandığını tesadüfen Almanya’da bulunduğumuz sırada dönemin emniyet genel müdüründen 4-5 gazeteci birlikteyken o gün öğrendik. Türkiye’ye Abdullah Öcalan’ın yakalandığını bildirdiğimizde önce şaka yapılıyor zannettiler. Ancak gerçekten Öcalan İtalya’da yakalanmıştı. Dönemin Emniyet Genel Müdürü Necati Bilican bunu bize söyledikten sonra biz ilk haberleri Türkiye’ye bildiren gazetecileriz. O gün aynı yerde Adnan Gerger vardı, Kadir Ercan vardı çok iyi hatırladığım isimlerden göksel Polat vardı, Tolga Şardan vardı.Hepimiz bir anda gazetelerimize televizyonlarımıza Yakalandığı haberini bildirdik.Don kilisesinin önünde de Emniyet Genel müdürü Necati Bilican bize daha detaylı bilgiler verdi.Öyle bir soğuk gündü ki ellerimiz dondu yazacak halimiz kalmamıştı.Fotoğraf makinasını da o gün orda düşürdüğümü hatırlıyorum. Hemen İtalya’ya giderek on gün boyunca onun yakalanmasıyla ilgili haberleri oradan aktarmaya devam ettim. Şimdi aradan onbir yıl geçmiş bulunuyor. Güneydoğuda çocuklar öncelikle eylemlere sürükleniyor. Ancak artık bu işin Şakası yok. Çocukta olsa bunlara ciddi cezalar verilmeye başlandı, daha birkaç gün önce cezalar açıklandığında 4-5 yıl hapis alan 18 yaşından küçük çocuklar var. Demek ki yasadışı örgüt çocukları çok ciddi bir şekilde kullanıyor. Yarın çocuklar hüküm giymiş olarak, sabıkalı olarak hayatlarına başlayacaklar aramıza katılacaklar. Bunların artık daha çok eylemlerin içinde olabileceği göz ardı edilmemeli. O yüzden anne ve babalar küçük yaştaki çocuklarının sabıkalı olmaması için onlara da önemli görev ve sorumluluklar düşüyor. Ve çocuklarının bu yönde kullandırılmaması için gerekirse okul yönetimiyle işbirliği yapmalı onların böyle günlerde en azından sokağa bile çıkmalarını engellemelidir. Çocuklarının istikballeri ve gelecekleri için bu görev aileye düşüyor. Ayrıca KCK olarak bilinen PKK nın yerel örgütlenmesinde ki bunların içinde belediye başkanları, sivil toplum kuruluşları temsilcileri de var. Aylar önce bunlara yönelik yapılan önemli bir operasyonla bugün orada gerçekleşen eylemlerin eskiye oranla cılızlaştığına da tanık oluyoruz. O yüzdendir ki operasyonların ciddi ve kararlı bir şekilde sürdürülmesiyle sokağa çıkan, eyleme katılan çocuk sayısında ciddi azalma olacaktır. Güneydoğunun önemli olaylarından birisi de şu günlerde geç de olsa yeniden konuşulmaya başlanan PKK lıların gelişidir. O olayla ilgili CHP konuyu gensoru konusu yapıyor ama çok gecikmiş bir karardır. Çünkü bunların nasıl geldiği nasıl karşılandığı çok iyi biliniyor çok iyi hatırlanıyor. Sanıkların ayağına mahkeme gitmez sanıklar mahkemeye çıkartılır. Ama gördük ki Habur’da bunun tersi oldu. Bunlar çok üzüntü verici şeyler. Herkesi yaraladı. Şimdi gecikmiş de olsa CHP nin bu konuyu gündeme getirmesine gelince, keşke zamanında olaylar güncelken gündeme getirmiş olsaydı. Eski DTP li bir milletvekilinin açıklamaları sonrasında değil kendi elde ettiği bilgi ve belgelerle hareket etmiş olsaydı daha inandırıcı olurdu diye düşünüyorum. Hatip Dicle’nin açıklamalarıyla ilgili ne düşünüyorsunuz? Bu eski milletvekili bu tür açıklamaları geçmişte de yapardı. Kendi işlerine geldiği gibi değerlendirmeler açıklamalar yapabilir. Bunun ne kadar doğru olduğunu bizim bilmemiz mümkün değil. Ama İçişleri Bakanlığı böyle bir niyetlerinin olmadığını iddia ediyor. Bunu da önümüzdeki süreçte daha iyi anlayacağız. Ama bazı olayların birileri tarafından geç de olsa gündeme getirilmesi, tartışılması, olayların içyüzünün bir müddet sonra ortaya çıkması da önemlidir. Az önce size anlatırken olaylar sıcakken bazı bilgileri alamadığımızı olayların üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra daha kolay alındığını söylüyordum. İşte olaylar hep böyle böyle patlıyor. Böylece de olayların içyüzünü öğrenmeye çalışıyoruz. Acaba İçişleri Bakanı gerçekten böyle bir söz verdi mi vermedi mi bu da yine ilerleyen süreçte belki konu mahkemede belki gensoru döneminde biraz daha netleşecek diye bekleyeceğiz, göreceğiz hep beraber. İki ayı geçen Tekel işçilerinin direnişi hakkında ne söyleyeceksiniz? Tekel işçilerinin direnişi bence biraz konunun dışına çıkıyor. İki ayı aşkın gündür Ankara’da eylem yapan işçilerle ilgili bazı bilgiler bizzat başbakan ve diğer bakanlar tarafından gerçekler söylenmeden kamuoyuna anlatılıyor. Örneğin işçilerden şu kadar milyon lira aidat gelirinden mahrum olmamak için eylem yapılıyor deniliyor. Oysa 12 aydır işçilerden herhangi bir kesinti yapılmıyor. Zaten işçilerin 4 C kapsamında herhangi bir işe başlamaları halinde Tek gıda İş Sendikasının üyesi olmaktan zaten çıkacaklar. Sendikalılıkları zaten sona eriyor dolayısıyla sendikaya bir gelir sağlamaları o yönüyle de mümkün değildir. Tabi işçilerin oradan şubat bitiminde sökülüp atılacakları belirtiliyor. Daha önce de Abdi İpekçi Parkından kovuldular. Kimisi havuzlara atıldı, kimisine gaz sıkıldı. Geldiler Türk İş Genel Merkezinin önüne sığındılar. Şimdide oradan çıkarılırlarsa eylemde haklılarsa ve bu haklılıklarını, mücadelelerini sonuna kadar sürdürmeye kararlılarsa bu kez başka bir yerde eylemlerine devam ederler. Önemli olan orada can kaybının olmaması, polisle işçilerin karşı karşıya gelecek bir biçimde üzücü olayların yaşanmaması. Biz bunu yürekten diliyoruz ve istiyoruz. Bir kalp rahatsızlığı geçirdiğinizi duyduk. Acaba bu meslek sizi yormuş olabilir mi? Şimdi gazetecilik çok heyecan ister, yürek ister. Bir haberi atlarsınız yüreğiniz sızlar. Bir haberi atlatırsınız bu sefer sevinçle içiniz içinize sığmaz. Yani her dakikanız streslidir. Sabahleyin gazeteyi korkarak açarsınız dün o kadar güzel bir haber yazdım acaba çıkmamış mı veya küçük mü çıkmış diye. Yorar tabi, kalbinizi yorar. Gergin gerilimli bir meslektir. Geceniz gündüzünüz yoktur.Her dakika göreve hazır olursunuz.Doğrudan gerilimlidir. Bu da bizi ister istemez yoruyor. Heyecana dayalı olarak sağlık sorunlarını da birçok arkadaşım gibi bende yaşıyorum. Buda mesleğimizin kaderi. Ama derler ya bir daha dünyaya gelseniz gazeteci olmak ister miydiniz? İsterdim tabi ki olurdum. Bunu da göz ardı edemeyiz. Çok severek yapıyoruz zaten belki de bizi ayakta tutan bu mesleki heyecan diye bakıyorum. Sizce iyi bir gazeteci nasıl olmalı ve genç meslektaşlarınıza neler öneriyorsunuz? Her şeyden önce öncelikle iyi bir gazeteci; ülkesini, milletini sevmeli Atatürk ilke ve inkılâplarına yürekten bağlı olmalı. Kalemini de asla satmamalı. Bugün birçok meslektaşımız gerektiği zaman işsiz de kalıyor. Kalabiliriz de ama her zaman göğüs gerebilmeliyiz. da söylemek isterim.Devre göre hükümetlere göre yer ve yön değiştiren meslektaşlarımız vardır.Doğrudan yüksek kazançları bunlar sağlıyor.İtibarlı gazeteci konumuna da belki belli çevrelerin gözünde bunlar oturuyor.Önemli olan halkın gözünde yer tutabilmek.Bizim için önemli olan hükümetin yanı değil halkın gönlünde yer edebilmek.Bende genç meslektaşlarıma gazetecilik ahlakı neyi gerektiriyorsa onun dışına çıkmamalarını öneriyorum.Çıktığı zamanda yolları açık olsun, güle güle derim o zamanda…
|